Senede Birkaç Gün

 

Hediye vermenin, almaktan daha farklı bir duygusu var. Pek çok kişi de bu yüzden hediye vermeyi almaya tercih eder. -en azından benim çevremdekiler öyle :) – Karşındakini mutlu etmenin, yüzündeki ifadeleri birer birer seyretmenin gerçekten çok büyük bir zevk verdiği doğru. Sırf bu yüzden özel günleri iple çektiğim çok oldu. Bir buket çiçek ile sevdiklerinizin gönüllerini almak, mutlu oldukları an yanlarında olmak her şeye bedel.

Mutlu olabilmek için öyle çok da büyük mucizelere, olmayacak gibi görünen şeylere bağlanmaya gerek yok. Hele ki küçücük olaylardan bile mutlu olabilmeyi öğrendiyseniz hayat sizin için apayrı, tertemiz bir sayfa daha açıyor. Aslında koca bir yıl içerisinde birbirimizi sevindirmek için bir sürü farklı sebebimiz oluyor. İlk karşılaşma, ilk buluşma, işe başlama, nişan, evlilik derken tahminlerimizden daha fazla özel günle karşı karşıya geliyoruz. Herkesin hatırlanmak istediği şu dünyada, mümkün olduğunca bu tarihleri hafızalara kazıyıp es geçmemek de çok önemli. Aksi halde iki sevgili hararetli bir kavgaya tutuşabilirken, evli bir çift de o özel günü mutsuz bir şekilde geçirebiliyor. 

Bu gibi tatsızlıkların yaşanmaması için bazı savunma taktikleri geliştirilmemiş değil. Fakat ne olursa olsun, bu gibi durumların affı biraz zor oluyor, benden söylemesi. Örneğin; “Sadece bir gün değil, her gün benim için çok değerlisin.” düsturunu benimsemek her ne kadar güzel gibi görünse de; pek çoğumuz bunu sadece lafta bırakıp, hislerimizi içimize atıyoruz. Oysa ki o özel günde küçük bir sürpriz yapıp, rengarenk bir çiçek aranjmanı ile sevdiklerimizin gönüllerini almak çok da zor değil. E hadi o zaman hiç durmayın, ona en sevdiği renklerden kocaman bir çiçek gönderin! Bu çiçekler sevginizin sembolü olsun, mutluluğunuz daim olsun! :)

Çiçek Dolu Film Tavsiyeleri #1: Broken Flowers (Kırık Çiçekler)

Sinema, dünya çapında en çok sevilen sanat dallarından biri. Bazen en derin anıları, bazen de hiç bir zaman yaşanamayacak olanları anlatmanın en güzel yolu. Hali hazırda bu kadar eğlenceli ve güzel hikayeler varken; ayda bir kaç kere de olsa, bu etkileyici sanat harikalarına yakından bakalım istedim. İşte serinin ilk film tavsiyesi karşınızda: Broken Flowers!

Yönetmenliğini Jim Jarmusch’un üstlendiği 2005 yapımı filmin konusu kısaca şöyle: Don Johnston; paraya, çevresinde bir sürü güzel kadına ve dolayısıyla herkesin elde etmek isteyeceği bir hayata sahiptir. Fakat elde ettiklerinin hepsi bir süre sonra kendisine zevk vermemeye başlar. Çünkü artık hiç bir tutkusu, hiç bir isteği kalmamış; her şey onun için rutine dönüşmüştür. Tam hayattan el ayak çekmeyi en çok istediği anlardan birinde isimsiz bir mektupla karşılaşır, eski sevgililerinden birinden bir oğlu olduğunu öğrenir ve tüm hayatı değişir. Yakın dostu ve komşusu Winston ile birlikte oğlunu bulmak üzere yollara düşer ve her seferinde, elinde bir buket çiçekle eski sevgililerinin kapılarını aşındırmaya başlar. 

Bu film, değişimin bir insanın hayatına neler getirdiğini ve hayatından neler götürdüğünü rahatça gözler önüne seren çok iyi bir örnek. Hayatınızı bir anda değiştirecek bir olayla karşılaşıp, her şeyinizi bu olay üzerine kurgulamaya çalışmanızın kısa bir sunumu adeta. Filmdeki karakterin bu konuda başarılı olup olamadığı ise meçhul. Ama üzülmeyin, filmi izlerken aldığınız keyfin önüne hiç bir şey geçemiyor. Pek çok soru kafanızda, öğrenmek istediğiniz pek çok gerçek havada kalıyor. Fakat bu sefer işin en eğlenceli yanı da bu, hiç bir şeyin kesin olmayışı. Filmi ilginç kılan özelliklerinden bir tanesi de güçlü oyuncu kadrosu. Baş rolünde Bill Murray’i gördüğümüz filmde ona; Sharon Stone, Jeffrey Wright, Julie Delpy gibi çok sevilen isimler eşlik ediyor.

İzledikten sonra uzun bir süre aklınıza pembe çiçekleri getirecek olan bu film; pek çok duyguyu bir arada yaşamanıza, hayatınızın bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçmesine neden olacak. Belki kendi hikayenizi tekrar yazmayı dileyeceksiniz, belki de bulunduğunuz duruma binlerce kez şükredeceksiniz kim bilir? Neler hissedeceğinizi bilmem imkansız fakat geçmişinizde keyifli yolculuklara çıkıp, eskilerde uzun süreli hayallere dalacağınıza neredeyse kesin gözüyle bakıyorum. :) İyi seyirler!

Aydınlığa Son Çağrı

Bir sabah uyandığında etrafındaki her şeyin yok olmuş olduğunu gördü. Tek görebildiği uçsuz bucaksız bir karanlık, tek emin olabildiği kendi varlığıydı. Ne yapacağını bilemedi, gözlerini yummadan önce neler yaptığını hatırlamaya çalıştı. Uyumak için koyunları sayan insanların aksine, uyanmak için hayatının son dakikalarını geri sarıp hatırlamaya çalışıyordu olanları. 

Tüm gün onunla beraberdi. Bembeyaz bir kış sabahı, elinde bir buket çiçekle gitmişti yanına. Beş yıldır, en kötü günlerinde de en mutlu günlerinde de hiç ayrılmamışlardı. Birbirlerinin en büyük dert ortaklarıydılar. Hiç kimseye anlatamadıklarını birbirleriyle paylaşmış, hiç kimseyle yaşayamadıklarını beraber yaşamışlardı. Sevginin en temiz, papatyalar kadar saf halini tanıyorlardı yalnızca. Oysa ki sevgi ve nefret arasında çok ince bir çizgi vardı; gün gelip o ince çizginin üzerine basabileceklerini hiç düşünmemişlerdi.

Genelde “Zaman her şeyin ilacıdır.” derler ama, bu sefer zaman onların sonu olmuştu. Geçen zamanla birlikte sevgileri azalmış, aşkları bitmişti. Her şeyin iyi gittiğini düşünürken, birden hepsi ters yüz olmuştu. Hayat böyleydi işte; ilişkilerin iki kişilik olduğu bu gibi durumlarda bile kimin ne zaman ne yapıp ne yapamayacağı hiç bir zaman en başından belli olmuyordu. Hayatı değişmeye başlamıştı; bildiklerini unutup boşluklarla tanışmaya hazırdı.

Evet, sonunda kendini karanlıklarda bulmuştu ama bu demek değildi ki hep böyle kalacaktı. Gün gelecek; kendi varlığının dışında, karanlıkların içindeki dünyayı bu sefer başka gözlerle, farklı hislerle yeniden tanıyacaktı. Biliyordu, her şey yeniden başlayacak; elinde bir buket çiçek, başka bir kapıda başka birini bekleyecekti.

Hayat beklenmedik anlarla dolu kabul, ama hiç bir şey yapmadan kadere teslim olmak da yapılacak en son şey. Yeri gelecek her şeyinizi feda edeceksiniz, yeri gelecek bir kenara çekilip seyirci olacaksınız yaşananlara. Kabullenmenin, karşı koymanın, isyan etmenin zevkine varacaksınız ayrı ayrı. Pes etmeye çok yaklaştığınız anlar da olsa, sevdiğinizden ve sevginizden asla vazgeçmeyeceksiniz! 


Bu çiçekleri yiyebilirsiniz!

Evet, doğru okudunuz. Bu çiçekleri yiyebilirsiniz! Birazdan bahsedeceğimiz çiçeklerin bazıları yemeklerde esas yeri alabiliyorken, bazıları da sadece aromalarıyla katkı sağlıyorlar. Ama hepsi de görünüşleriyle günümüzü güzelleştirmek, damaklarımızı tatlandırmak için sofralarımıza geliyorlar. Siz de alışılmışın dışında tatlar yakalamak, ziyafetlerinizde farklı konseptler yaratmak istemez misiniz?

Çiçeklerin yenilebiliyor olması pek alışılmadık bir durum değil çünkü çoğu çiçeğin yaprakları ve kökleri zaten yemeklerde kullanılıyor. Özellikle çorbalar, salatalar ve tatlılarda bunlara rastlamak mümkün. En fazla tükettiğimiz meyvelerden olan elma, limon, portakal, şeftali ve erik de çiçek familyasında yer alıyorlar. Bunların yanı sıra krizantem, papatya, ıtır, kadife çiçeği ve yasemin de yenebilen çiçekler arasında. Güllerin ve ay çiçeklerinin de en bilinen ve en fazla kullanılan çiçeklerden olduklarını söyleyebiliriz. Tüm bu saydıklarımızın ne derece kullanılabilir olduklarıyla ilgili endişelerinizi duyar gibiyiz ama çok fazla karşılaşmıyor olsak da tüm bu çiçeklerin, renkleriyle ve tatlarıyla yemeklerin bir çoğuna farklı dokunuşlar kazandırdıkları bir gerçek.

Hazırlaması da yemesi de ayrı keyifli olan bu bitkilerle ilgili dikkat etmemiz gereken noktalardan bir tanesi, yemeklerimizde kullanmadan önce tarım ilaçlarından arındırılmış olduklarından emin olmak. Eğer doğadan kendimizin toplama imkanı varsa, zehirli çiçeklere karşı da dikkatli olmamız lazım. Mevsim değişikliklerini de atlamamak gerekli çünkü türler mevsimlere karşı değişiklik gösteriyorlar ve her zaman istediğimizi bulabilme olasılığımız yok. Son olarak, her ne kadar yenebiliyor olsalar da tüm çiçeklerin tüm yemek türleriyle uyumlu olmadığını da bilmemizde fayda var.


 

Değişik türler, değişik özellikler!

Dünya üzerinde 250.000′den fazla çiçek türü olduğunu biliyor muydunuz? Bu kadar fazla türü olan çiçeklerin de birbirlerinden çok farklı özellikleri var tabi ki. O güzel renklerine, mevsimden mevsime değişen güzelliklerine karşı kayıtsız kalmak da neredeyse imkansız.

Bu etkileyici bitkilerden bir kaç tanesi mutlaka favorilerimiz arasındaki yerlerini almışlardır. Favori olarak gösterilenler arasında bakalım ne gibi özelliklere sahip çiçeklerimiz var?

Gül

  • Güller, genellikle romantizmin sembolü olarak görülürler ve bu yüzden değerlerini hiç bir zaman kaybetmezler. Fakat bilinmeyen çok ilginç bir özellikleri var! Yaprakları yenilebilir olan güller, aynı zamanda yeşil elma ve çileklerin aromasına da sahip.
  • Tüm dünyada 15.000′den fazla gül cinsi var.
  • Gül ailesinde ayrıca şu bitkileri görebilmek mümkün: armut, elma, kiraz, erik, şeftali, kayısı ve badem.

Lale

  • Lalelerin ömürleri gerçekten çok kısa, üç ya da yedi gün ile sınırlı.
  • Laleler, kesildikten sonra günde 3′er cm. daha uzayabiliyorlar.
  • Lale soğanı, yemeklerde ihtiyaç duyulduğu anda soğanın yerini alabiliyor.
  • Genelde lalelerin iki ya da altı adet yaprağı var, fakat bazı özel türlerde bu sayı on ikiye kadar çıkabiliyor.

Krizantem

  • Genelde krizantemlerin bulundukları ortama mutluluk ve neşe getirdiğine inanılıyor.
  • Malta’da ise tam tersine, krizantem yetiştirmenin uğursuzluk getirdiğine inanılıyor ve genellikle cenazelerde kullanılıyorlar.
  • Japonya’da her yıl, 9 Eylül’de Ulusal Krizantem Festivali düzenleniyor. Aynı zamanda imparatorluk bayraklarında ve silahlarında da krizantem logoları kullanılıyor.
  • Çiçekleri 1 cm. kadar küçük ya da 25 cm. kadar büyük açabiliyor.

 

Aşk, iki kişilik yaşanır!

Dinlediğimiz masallarda, anlatılan hikayelerde, hatta günlük yaşantımızda bile en sık duyduğumuz kelime aşk değil mi? Tüm gün kafamızı kurcalayan düşüncelerin büyük bir çoğunluğu hep aşk, hep sevgi üzerine. Şimdi gelin, Yunan mitolojisinin en popüler hikayelerinden Narkissos’un aşkına bir göz atalım.

Ekho; yeni açmış bir çiçek kadar güzel ama kendine âşık olanları görmezden gelen, istediğini bulamayıp onları sürekli karşılıksız bırakan bir peri kızıdır. Ormanda, gezintiye çıktığı günlerden bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu yakışıklı avcıyı ilk gördüğü anda aşık olur. İşte şimdi karşılık alamama sırası kendisindedir çünkü Narkissos onu beğenmez ve yanından uzaklaşır. Kara sevdaya kapılan Ekho, bu durum karşısında kendini fazlasıyla incinmiş ve yalnız hisseder; günden güne içine kapanır ve kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumar. Vücudundan geriye kalan kemikleri kayalara, sesi de kayalarda yankılanan “eko” dediğimiz seslere dönüşür.

Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Narkissos, yine avlanmaya çıktığı günlerden birinde çok susamış bir halde ilk gördüğü derenin kenarına gider. Su içmek için eğildiğinde kendi yansımasıyla karşılaşır ve suda yansıyan yüzünün ve vücudunun güzelliği karşısında adeta büyülenir. Olduğu yerde kalır, kıpırdayamaz. Kendine aşık olmuştur, o ana kadar kimseyi sevmediği kadar sevmiştir suya yansıyan görüntüsünü. Aynı Ekho gibi, Narkissos da olduğu yerde sadece kendi görüntüsünü seyrederek günden güne erir ve hayatı son bulur. Öldükten sonra, vücudu nergis çiçeklerine dönüşür ve dere kenarlarını eşsiz güzelliğiyle süsler.

Ne yazık ki her aşk mutlu sonla bitmiyor. Narkissos ve Ekho’nun hikayesinde karşılaştığımız gibi; başkasında aradığımız mutluluğu, kimi zaman kendi içimizde bulabildiğimiz örnekler de var. Ama yine de iki kişinin yaşadığı, yaşattığı sevginin yerini hiç bir şey tutamıyor tabi ki. Buna yeri geliyor aşk diyoruz; birbirimizin dışında hiç bir varlığı gözümüz görmüyor. En sevdiğimiz his, en mükemmel duygulardan biri bu. O zaman, dünyayı iki kişilik yaşadığımız günler hiç bitmesin!

 

 

İkebana, hani bana?

500 yıl öncesinden beri kullanılan, Japonların en ilgi çekici ve uğraşması en zevkli el sanatlarından bir tanesi olan İkebana; Japonca’da yaşayan ya da yaşatılan çiçek anlamına geliyor. Çoğu zaman bulmacalarda karşımıza çıkan “çiçek düzenleme sanatı” sorusunun yedi harfli yanıtı İkebana’yı biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

İkebana; Japonya’da hem fazlasıyla emek hem de zaman gerektirdiği için daha çok ev hanımları tarafından tercih ediliyor. Yapılan düzenlemenin pek çok farklı çiçekten ve onlarca renkten oluşması gibi bir zorunluluğu yok. Önemli olan; renk kombinasyonunu sağlayıp doğal şekiller yaratmak, hoş çizgiler ortaya çıkarabilmek ve bunların tümünün sonucunda belirli bir konsept oluşturup kendi tarzınızı yaratmak. Sadeliğin ve zarifliğin makul kabul edildiği, yapana da daha sonra görme zevkine erişecek olanlara da ayrı zevk veren bir el sanatı, İkebana.

İkebana yapabilmek için öncelikle doğanın her zaman kendine has bir ritmi ve işleyiş şekli olduğunun farkına varmış olmamız gerekiyor. Bu sayede; yapılan düzenlemenin evimizin içinde bulunmasını istediğimiz sıradan bir çiçek aranjmanından öte, dışarıdaki doğa ile içeride yaşadığımız mekan arasında bir bağ oluşturmamıza olanak verdiğini anlayabiliyoruz.

Bu sanatla uğraşan kişiler için, yapılan düzenlemenin ruhsal boyutu da çok önemli bir yer tutuyor; dolayısıyla kesinlikle sakin ve sessiz bir yerde çalışmak zorunlu. Bu sayede, insanların yoğunluk içerisinde sürüklendikleri hayatın biraz da olsa dışına çıkıp doğadaki güzellikleri görebilmeleri ve bunları takdir etmeleri amaçlanıyor. Güzelliğin tüm formlarıyla tanışabilmeyi sağlayan İkebana; zihninizi, vücudunuzu ve ruhunuzu rahatlatabileceğiniz yegane el sanatlarından biri haline gelmiş oluyor.

Çok rahatlatıcı görünüyor değil mi? Eğer siz de bu el sanatıyla uğraşmak ve ruhunuzu dinlendirmek istiyorsanız hiç durmayın! Mevsimine göre seçtiğiniz çiçekler ve dallarla, yaratacağınız konsepte uygun vazolar ve aksesuarları kullanarak kendi görsel şöleninizi yaratabilirsiniz. Her tasarımla yeni bir anlam, kullandığınız her renk ile yeni bir mesaj verebilmek sizin elinizde. Kolay gelsin :)

Hayatı ilk senden öğrendim, öğretmenim!

Hayatımız boyunca kaç kişiden etkilendik şimdiye kadar? Hayatımızı değiştirebilecek kadar bizlere ilham veren kaç kişiyle karşılaştık?

Bir çoğumuz çok küçük yaşlardan itibaren kendimize yakın hissettiğimiz birilerini seçip, onların izinden gitmeye çalıştık. Beğenilerimizin oluşması, karakterimizin oturmasını da kapsayan bu dönem süresince kendimizi o kişilerle özdeşleştirip, hal ve hareketlerini kendimize göre kurguladık; kısacası o kişileri örnek aldık.

Sosyal ortamlara girmeye başladığımız ilk yer olan okulda bizi çiçek gibi yetiştiren, kendimizi güvende hissetmemizi sağlayan ve ihtiyacımız olduğunda desteğini esirgemeyeceğini bildiğimiz;

Beğenilerimizin oluşması, karakterimizin oturmasını kapsayan en zorlu süreçte kendimizi özdeşleştirdiğimiz, tavırlarını kendimize uyarlayıp örnek aldığımız;

Kimi zaman zırıl zırıl ağlarken, kimi zaman kahkahalara boğulurken yüzündeki gülümsemeyi eksik etmeden her zaman yanımızda olan;

Belki de hayatımızı değiştirebilecek kadar bizi etkilemiş, öğrettikleri yaşadığımız sürece aklımızdan çıkmayan; öğretmenlerimizi hiç unutmadık.

Siz de bu değerli ve güzel günde onu her zaman hatırladığınızı bir buket çiçek ile gösterin!

Tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü kutlu olsun:)

Haydi çiçek olalım :)

Anaokulu ya da ilkokuldayken “Çiçek ol!” cümlesini siz de duymuş muydunuz? Bu cümle, öğretmenlerimizin bizleri kimi zaman sakinleştirmek kimi zaman da sessizliğe davet etmek için kullandıkları, uslu olmamız gerektiğini hatırlatan yalvarışlarını ifade ediyor. :)

Peki neden çiçeklere benzetilerek uslu olmamız tembihleniyordu hiç düşündünüz mü?

Çok sevdiğim yazarlardan bir tanesi der ki ” Masumiyetiniz hakkında düşünmeye başladıysanız, onu çoktan kaybetmişsiniz demektir.” Çocuk denilince akla ilk gelen kelimelerden birisinin masumiyet olmasının en büyük dayanaklarından bir tanesi de bu alıntı olsa gerek. Çünkü çocuklar hiç bir zaman içten pazarlıklı tavırlar takınmazlar, her yaptıkları doğaldır ve her zaman sonuçlarını düşünmeden içlerinden gelenleri söylerler. “Bunu yaparsam masum görünür müyüm?” düşüncesi akıllarının ucundan bile geçmez, doğallıkları benzersizdir; tıpkı benzetilmeye çalışıldıkları çiçekler gibi.

Çiçekler de antik çağlardan beri sevgimizi göstermek, kendimizi affettirmek, mutlu günleri kutlamak için kullanılan en yaygın ve en sevilen araçlardan biri. İçimizdeki duyguları en iyi şekilde ifade edebilmemiz, söylemek istediğimiz sözcükler dudaklarımızdan dökülemediğinde onları karşımızdakine hissettirebilmemiz için en büyük yardımcılarımız. Bunu başarabilmelerinin sırrı da hem estetik görünüşlerinde hem de doğallıklarında gizli.

Hayatın karmaşasına kapılıp giden bizlerin çoğu zaman es geçip göremediği bu güzellikleri daha fazla hatırlamaya ihtiyacımız var. Her ne kadar zaman zaman karamsarlığa kapılıyor, çoğu zaman yaşadığımız yoğun tempodan sıkılıyor olsak da; bir çocuğun gülümsemesi ya da bir buket çiçeğin verdiği mutluluk, bize yaşanacak daha çok şey olduğunu hatırlatabiliyor.

Sokaklarda yanımda dolaşan yağmur!

Kimileri için hüznü, kimileri için huzuru anımsatır yağmur. O an bulunduğumuz yer ve özellikle de duruma göre ruh halimizin birdenbire değişmesine yol açan belki de bir numaralı hava durumudur kendisi. Mesela dışarıda kupkuru bir hava varken, birden bardaktan boşanırcasına yağmaya başlarsa, sizin için ondan kötüsü olmaz. Ama eğer o sırada yoğun bir iş temposuyla çalışıyorsanız “Ah evde sıcacık battaniyemin altında kahvemi yudumluyor, kitabımı okuyor olsaydım!” diye kendinizi yağmurun sesine bırakmak ve onunla bütünleşmek istiyor olabilmeniz de çok yüksek bir ihtimal.

Duygularımız böylesine çeşitliyken, sevdiklerimizle olan ilişkilerimiz de bu çeşitlilikten nasiplerini alıyor tabi ki. Hele ki romantik komedilerin vazgeçilmez mevsimi, sonbaharın en sevileni Kasım’da coştukça coşuyor duygular. Hepimizin böylesine yoğun hisler taşıdığı bir zamanda, sevdiklerimize gönderdiğimiz bir buket çiçek; onları dünyanın en mutlu insanı yapabiliyor kimi zaman. Yağmurlu bir sonbahar gününde kapınızı açtığınızda bahar çiçekleri ile karşılaştığınızı düşünsenize! Gönderen sevgilinizse bir kez daha aşık olur, ailenizse gördüğünüzde bir kez daha boyunlarına sarılmak istersiniz muhtemelen.

Sanırım yapmamız gereken en güzel şey, sonbaharın son haftalarının keyfini tadına vara vara çıkarmak; İlkbaharda çiçekler ile dolu olan yolların yerine, sararmış yapraklarla dolu yollarda el ele yürümek; buz gibi bir akşamda, sahilde sevdiğimize sarılıp boğazı seyretmek :)

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.